Alışveriş Listesi Sorunu

Oyunlar ve oyun geliştirmeyle ilgili Türkçe topluluklarda ve diğer internet köşelerinde çoklukla rastlanan bir tartışma konusu var: Türkiye’den neden hiç X çıkmıyor? X yerine çoğunlukla MMO konsa da, bu cümlenin bir oyunu niteleyebilecek her türlü sıfatla en az bir kere kurulmuş olduğunu varsayabilirsiniz. Fakat bu soru, hiçbir zaman iç rahatlatıcı ve nihai bir cevaba yol vermemekle birlikte, verse bile hiç kimse için hiçbir işe yaramayacağı kesin bir soru. Bu soru, yanlış bir soru. Doğru olan ise Türkiye’de olmayanları değil, olabilecekleri tartıştıran bir soru:

Türkiye’den ne çıkar?

*

Neredeyse hepsi Amerika ve Avrupa’da (ortamına tamamen yabancı olduğumuz Japonya’yı bir kenara bırakırsak) yapılan oyunlar ile birlikte bu oyunların geliştirme süreçleri de hem yerel hem de küresel mecralarda bolca tartışılıyor, yazılıp çiziliyor. Türkçe kaynaklarda bile Amerikalı bir bağımsız oyun geliştirici ya da İngiltere menşeili bir oyun stüdyosu sıklıkla başlı başına bir dosya konusu olabiliyor. Bunları okuyan, takip eden ve oyun üretimine hevesli olan bir insanın benzer beklentilere sahip olması, benzer bir ortamda üretime girişebileceğine inanması çok doğal aslında. Tabii bu kimi için geçerli bir beklenti – bir şekilde böyle bir ortamı edinebilmiş ve çalışmasını sürdüren insanlar ve gruplar yok değil. Fakat çok değil ne yazık ki.

Bugün, etrafında görerek ya da yaşayarak değil de sırf uzak diyarlardan buralara yansıyan deneyimleri okuyup öğrenerek oyun geliştirmeye niyetlenmiş insanlar, ne bekledikleri imkanlara, ne bilgiye, ne besleyici ve sürekli bir çevreye, ne de olgunlaşmış bir popüler kültür haznesine erişimlerinin öyle kolay olmadığını ancak zor yoldan öğrenebiliyorlar. Bunun üstüne oyun yapımıyla sınırlı kalmayıp ülkenin bütün köşelerini etkileyen baskıcı ortam, büyük bir ifade özgürlüğü sıkıntısı ve emeğinin karşılığını almanın genel olarak şans eseri zuhur etmesi hiçbir şeyi kolaylaştırmıyor gerçekten. Ve kimi zaman uzun sürebilen ve atlatması pek meşakkatli bu süreç, biraz garip bir soruna yol açıyor.

Bu sorunu daha iyi konuşabilmek için kendisine bundan sonra alışveriş listesi sorunu diyeceğiz.

Oyun yapımıyla ilgili neredeyse her şeyi Amerika ve Avrupa oyun basınının yansıttığı (ve yerel basına sızdığı) haliyle öğrenen hevesli geliştiriciler, bunun üzerine sanki ellerinin altında bütün ihtiyaç malzemelerini bulabilecekleri bir süpermarket varmışçasına girişiyorlar oyunu planlamaya. Tarif kitabından bir MMO, FPS ya da platformer tarifi seçtikten sonra bu yemeği pişirmek için gereken her şeyi bu süpermarkette bulabileceğine inanıyorlar.

Bu yüzden MMO yapmaya niyetlenip “dünyayı haritayı çizdim arkadaş arıyorum” diyenler çıkıyor düzenli olarak. Bu yüzden “single player Kurtuluş Savaşı oyunumun senaryosu hazır geriye sadece kod ve görseller kaldı” diyenler oluyor. Bunu diyenlerimiz (hemen tatlı bir alaya malzeme olsalar da) aptal değiller, cahil değiller. Bugün oyun geliştiren çoğu insanın öyle veya böyle yaşadığı bir şeyi yaşıyorlar. Benim 17 yaşındayken bir oyun dergisine attığım “birinci sorum: şöyle bir strateji oyunu senaryom var nasıl? ikinci sorum: kod öğrenmem lazım mı gerçekten? fikir adamı olsam?” özetli mailde yaşadığım şeyi yaşıyorlar. Eldeki kısıtlı bilginin özündeki dengesizlikten bihaber, her şeyi o dergi ve sitelerde okuduğu gibi sanıyorlar.

Alışveriş listesi teşbihini sürdürmek gerekirse, bu aşamadaki bir hevesli oyun geliştirici, gidip kendisinin süpermarketten gerekli malzemeleri alacak parası olmasa bile parası ve niyeti olan birinin bunu kolayca yapabileceğini düşünüyor. Pek fazla insanın da bunları yapmadığını görünce de bu yemeğin çok para kazandıracak bir şey olmadığı yargısına varıyor. Bu nihai sonuca giden yolda doğru bir adım, şüphesiz. Fakat yine de çok uzak, çünkü bu noktada hala daha oyun yapmak için gereken tek şeyin süpermarkete gidip uygun insanı, programı, altyapıyı, fikirleri almak, sonra da o insanları eğitip fikirleri geliştirecek ve her şeyi test edecek ortamı alışveriş merkezinden getirtmek sanıyor – ondan sonra işte güpgüzel bir oyun çıkacak ortaya, tam 270bin frame.

Halbuki Türkiye’de süpermarket yok. Market bile yok. Sokak arası bakkalları var, onlar da kıtlık vakti gibi boş.

Peki o zaman ne yapmak lazım?

Evde ne varsa artık, buzdolabının dibinden, balkonun köşesinden çıkanlarla ne yapabiliyorsan onu yapmak lazım. Vitamin çorbası olur, türlü olur, patates ekmek olur, neyi yapabiliyorsan ve neyi iyi yapabiliyorsan onu yapmak lazım. Türkiye’den X çıkarmaya değil, ne çıkabiliyorsa onu çıkarmaya – onu da iyi çıkarmaya – uğraşmak lazım. İlle X çıkarmak istiyorsan, onu da en başından Türkiye’den çıkarabileceğin şekliyle planlamak, yemek kitabındaki tarifle değil yine evindeki mutfak dolabındakileri kullanarak çıkarmak lazım. Bunları yapmak için de ne bilirsin, ne edinebilirsin, neyi güzel yapabilirsin, neyi vasatın üstüne çıkaramazsın onu bilerek hareket etmek, her şeyi ona göre planlayıp güzelce ve çabucak işini halletmek lazım.

Bu demek değil ki ülkede çok yetenekli insanlar, büyük iş başarmış stüdyolar yok. Bu demek değil ki iş planını oturtmuş, hem üretim hem kazanç açısından sürekliliği sağlamış kimse yok. Var, çok var. Ama her türlü iddiaya girerim ki, bütün bu yetenekli insan ve stüdyoların her biri işlerini bir alışveriş listesiyle veya yemek tarifiyle halledemeyeceklerini öyle veya böyle fark etmiş, başarıya ellerinin altındakileri akıllıca kullanarak, her şeyi bunun üstüne inşa ederek erişmiştir. Zira adapte olup hayatta kalmayı öğrenmeden yükselemez, zirveye çıkamazsın. Ancak kötü sona hazırlanırsın.

*

E iyi de bunu çözmek nasıl oluyor da hepimiz için iyi oluyor, sevgili Doğaç? Şu şekilde oluyor, canım okur.

Bu sıkıntı ciddi ciddi pek çok insanı oyun geliştirmeden soğutuyor, heveslerini kırıyor. En baştan soğuyup başka alana yönelmeyenler, çoğunlukla ya kendini istemeyerek kabullendikleri şeyleri yapmaya mecbur buluyor, ya da niyetlendikleri şeylerden çok daha küçük çaplı şeyler yapmak durumunda kalıyor. Ancak böyle darlayıcı bir süreçten sonra olayın ayırdına varıp yaklaşımını değiştirene kadar da insan çoktan “iki üç sene daha çalışıp çiftçi olmaya köye giderim artık” demeye başlamış, oyun üretiminden umudunu kaybetmeye yüz tutmuş birine dönüşebiliyor.

Kaliteli, ilginç ve/veya özgün işlerin düzenli olarak çıktığı, kendine has bir oyun geliştirme anlayışı ve geleneği olan bir oyun sektörü olacaksa bu ülkede bir gün, çiftçi olmaya gitmeyen bu nitelikli insanların da yardımıyla olacak.

Yapmayın.

Onlar da insan.